Anı yazmak, insanın kendi ömrünün karşısına geçip dürüstçe kendine bakabilmesidir. Hiçbir korkunun, hiçbir hesabın, hiçbir menfaatin gölgesine sığınmadan yaşanmış bir ânı bütün çıplaklığıyla kâğıda nakşetmektir. Çünkü anı, geçmişin külleri arasından hâlâ sıcaklığını koruyan bir köz gibidir; ona dokunan el ya hakikatin sıcaklığını hisseder ya da yalanın soğuk taşlarına çarpar.
Gerçek bir anı yazarı, elinde kalemden çok bir ayna taşıyan insandır. O aynayı ne kendi nefsinin arzularıyla buğulandırır ne de ideolojilerin boyasıyla karartır. Bir fotoğrafçının ışığı yakalama sabrı, bir kameramanın ayrıntıyı fark etme dikkati ve bir sanatkârın inceliğiyle yaşanan ânı geleceğe taşımaya çalışır. Çünkü anılar yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğin vicdanına bırakılmış sessiz emanetlerdir.
Hakikatten uzaklaştırılmış anılar ise tarihin üzerine çekilmiş sis perdelerinden başka bir şey değildir. İnsanlık tarihi boyunca kimi zaman ideolojik hesaplar, kimi zaman şahsî ihtiraslar yaşanmış olayların yüzünü değiştirmeye çalışmıştır. Böyle zamanlarda tarih, berrak bir göl olmaktan çıkar; eğri büğrü aynalarla dolu bir lunaparka dönüşür. O aynalara bakan insanlar bazen kendilerini tanıyamaz, bazen gülünecek hâllerine ağlar, bazen de ağlanacak hakikatleri alkışlar hâle gelirler.
Aslında tarih yazmak ile anı yazmak birbirinden uzak iki yol değildir. Biri diğerinin farklı isimle anılmasıdır. Tarih, milyonlarca insanın ortak hatırasıdır; anı ise tarihin insan kalbinde tuttuğu günlüklerdir. Bu sebeple anılar, yaşanan dönemin sevincini de hüznünü de zaferini de yenilgisini de olduğu gibi taşımalıdır. İyilikleri altın varaklarla süslemek kadar kötülükleri karanlığın içine gömmek de hakikate karşı işlenmiş bir kusurdur.
Ne var ki bazı kalemler, gerçeği anlatmak yerine onu budayıp şekillendirmeyi tercih eder. Hakikatin dallarını kırpıp onu kendi arzularına uygun bir ağaca dönüştürmeye çalışırlar. Böyle yazılar çoğu zaman güç sahiplerinin üzerini örten kalın perdeler, mazlumların sesini bastıran duvarlar ve toplumun vicdanını uyutan masallar hâline gelir. Zulmün üzerini örten propaganda, çoğu zaman en parlak cümlelerin içine saklanır.
Özellikle özgürlüğün daraldığı, düşüncenin zincire vurulduğu dönemlerde kalemlerin sınavı daha ağırdır. Çünkü bazı yazarlar ve düşünce adamları, hakikatin nöbetçisi olmak yerine iktidarın gölgesinde serinlemeyi tercih ederler. Yazdıkları satırlar, artık toplumun vicdanını uyandıran bir çağrı olmaktan çıkar; yaşlanmış ve yorulmuş düzenlerin can damarlarına takılan bir destek aparatına dönüşür. Oysa kalemin görevi hastalığı gizlemek değil, teşhis etmektir.
Yazmak bir meslekten önce bir sorumluluktur. Anı yazmak dürüstlük ister. Tarih yazmak ise şahsiyet ister. Kalemini makamın, servetin, şöhretin ve çıkarın hizmetine veren kişi yalnızca kendisini değil, toplumun hafızasını da yaralar. Çünkü toplumların hafızası da insanlar gibi aldatılabilir; fakat hakikat er ya da geç küllerin arasından yeniden filiz verir.
Halil Cibran'ın dediği gibi: “Bırakın bugününüz geçmiş anılarla, geleceğiniz ise özlemle kucaklaşsın.” Gerçekten de insan bazen anı bahçelerinde dolaşırken üşür; fakat o üşüyüş bile ruhunu ısıtır. Çünkü hatıralar, yalnızca geçmişe açılan kapılar değildir. Aynı zamanda geleceğe uzanan yolların işaret levhalarıdır. Eski tecrübeler yeni umutlara dönüştüğünde tarih tekrar eden bir döngü olmaktan çıkar, insanlığın olgunlaşma yolculuğuna dönüşür.
Ne yazık ki birçok insan tarihi ibret almak için değil, bir roman okur gibi yalnızca vakit geçirmek için okur. Ders çıkarılmayan her olay, farklı isimlerle yeniden sahneye konulan eski bir oyundan ibarettir. Bu yüzden tarih bazen kendini değil, insanların unutkanlığını tekrar eder.
Anılarımız, hayallerimizi besleyen görünmez köklerdir. Hayatın fırtınalarında yönümüzü kaybettiğimizde dönüp baktığımız sessiz işaret taşlarıdır. Ancak bir gün hayallerimizin yerini yalnızca anılar almaya başlarsa, işte o gün yalnızlığımız da kapımızı çalmış demektir. Çünkü insan geçmişte yaşayamaz; geçmişten güç alarak geleceğe yürüyebilir.
İnsan anılarıyla yaşar. Anılardan kopmak, aslında kendi hikâyesinden kopmaktır. Kendinden kopan insan ise hayatla arasındaki bağı yavaş yavaş kaybeder. Bu yüzden hatıralar, insanın en sadık yol arkadaşlarıdır. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bizimle yürürler. Zaman zaman omzumuza dokunur, zaman zaman kalbimizin derinliklerinde sessizce beklerler.
Belki de bu yüzden mezarlıklar yalnızca ölülerin istirahatgâhı değildir. Onlar aynı zamanda anıların da uykuya yattığı büyük zaman bahçeleridir. Her mezar taşının altında bir ömür, her ömrün içinde sayısız hikâye, her hikâyenin içinde ise gelecek kuşaklara bırakılmış görünmez dersler vardır. İnsan ölür; fakat hakikate sadakatle yazılmış anılar, zamanın yıpratamadığı bir ışık gibi yaşamaya devam eder. Çünkü ömür sona erse de hakikatin hafızası ölmez. Anılar, işte o hafızanın kalbe yazılmış en sahici satırlarıdır.