İnsanın vahiyden uzaklaştığı her dönemde kargaşa, zulüm hakim olmuş, insan sadece kendi egosuna göre dünyayı şekillendirmeye ve yönetmeye yönelmiştir.
İnsan, Allah’tan uzaklaştıkça insanlıktan ve insani değerlerden de uzaklaşır. Allaha itaat ve saygıyı bırakır, güçlü olan otorite ve sistemin emri altına girerer kula kulluk etmeye başlar.
Vahiy kültürü adalet ve ahlaki temeller üzerinde inşa edilen bir huzur ve barış medeniyetidir. Bu medeniyetin temel ölçüleri ve değerleri insanın fıtratına en uygun bir sistemi kabul eder ve onun hayatına hâkim kılınmasını ister.
İnsan vahiyle birlikte, vahye göre yaşamak için gönderilmiştir.
İnsanı, insanca yaşamayı ve tüm âlemi merkeze alan bu sistemin değer ölçüleri ve hayata bakışı insanlıktan çıkan insanları kendi fıtratlarına davet eder. O kula kulluk yapan insanlar üretmez. Bu düzen ve sistemde her şey Allah’ın ölçü ve kuralları, nizam ve sistemi içinde olaylara, eşyaya, insan ve âleme vahyin aydınlığında ve penceresinden bakmaya teşvik eder.
İnsan aklı, mantığı, bilim, sanat, edebiyat ve uygarlık vahiyle iç içe bir ruh ve beden gibi bir vücut olmasını ister. İslam insanlığa yön ve yöntem gösteren bir ruhu temsil eder. Ruhun bedenden ayrılışı o bedenin kadavraya dönüşü demektir. Bu yüzden Vahiyden kopan her fert ve toplum ruhu bedenden ayrılmış hareketli bir ölü ( meyyiti müteharrik) gibi duyarsızdır. Sonbaharda sararıp dökülen kuru yapraklar gibi insan da kuvvetli esen rüzgârın tarafına savrulur.
İnsan ve toplum Allah’ın kendilerine verdiği akıl ve iradenin dışına çıkarsa, beşeri güçlerin kontrol ve denetimi altına girmiş olur. Böylece en şerefli yaratık olan insan, insanlık değerlerinden ve insanlıktan uzaklaşarak (Belhum adal) hayvandan da aşağı bir seviyesizliğe düşer.
Bu hayat tarzını Allahla savaşan bir medeniyet ve uygarlık haline getirir. Vahiyden kopan bir toplum ahlaktan da uzaklaşır. Ahlaktan kopan bir fert ve toplum adaletten kopar. Adaletten sapmak insanı ve sistemi firavunlaştırır. Her vahiyden kopan insan ve toplum vahşet ve barbarlığın uygarlığı ve medeniyeti haline gelir. İnsanın merhamet ve sevgi duygularını yitirmesi ahlaktan ve adaletten kopmasından kaynaklanır. Hangi çağ ve uygarlıkta olursa olsun, ahlak ve adaletten kopmanın adı firavunlaşmaktır.
Firavunlaşmak; insanın insani, İslami ölçü, değer ve duygulardan kopup insanlıktan uzaklaşması demektir.
Böyle bir zaman ve çağda Allah o topluma uyarıcı, yol gösterici ve rehber olarak birçok peygamber göndermiştir. Vahiy ekseninden ayrılan ve inkâr bataklıklarına gömülen insanların birçoğu gönderilen peygamberle gelen ilahi mesajları sahiplenmiş, bir kısmı da bu aydınlık sese kulak tıkayarak inkâr karanlığının balçıklarında ve çıkmaz sokaklarında yaşamayı tercih etmiştir.
Bu yüzden insanlık Hz. Âdem’ in oğullarının kavgasından bu yana her çağda ve zamanda Hak ve batıl olarak, inanan ve inanmayan diye iki farklı ve zıt guruba ayrılmıştır. Hak ve batıl mücadelesi; Hz. İbrahim’in Tevhit inancı ile Nemrut’ un inkâr cephesi arasında geçen ‘’Hâkimiyet ve mülkiyet Allah’ın mı, yoksa Nemrut ve Firavun soylu soysuzların mı’’ mücadelesine sahne olmuştur, şu anda aynı şey olmaktadır, gelecekte de aynı mücadele tekrar edecektir.
Bu mücadele her çağda ve zamanda çeşitli adlara ve kılıklara bürünerek müslümanların karşısına çıkacaktır. Bunların adlarının Nemrut, Firavun, Ebucehil, Ebulehep, Kominiz, Sosyalizm, Laiklik, Faşizm, Nasırizm, Baasçılık ve Kemalizm gibi değişik adlarda olması farklı oldukları anlamına gelmez. Hepsi de yaşadıkları dönemin Nemrut ve Firavun' un uzantısıdır. Kur’ an ve Sünnet karşıtı her kişi ve yönetici, düzen ve sistem, fikir ve düşünce, akıl ve mantık, her hareket ve toplum Firavunun ve düzeninin çağdaş uzantısı ve temsilcisi durumundadır.
Böyle bir durumda her Müslüman fert ve toplum vahyin rehberliğinde ahlak, adalet ve değerler ekseninde yeni bir hayat sistemi arayışı içine girmesi o insanın inanç ve imanının gereğidir. İslamın inanç ve akaidesine uygun bir düzen ve sistem talebi hangi sistem olursda olsun mevcut sistemin tamir ve onarımı anlamına gelmez. O top yekûn bir değişim ve dönüşüm hareketi olarak insanlığın onurunu merkez alan bir ahlak ve adalet çağrısıdır.
Bu çağrı; inkâr, küfür, zulüm işkence, sömürü ve katliamlarla emperyalist baskı altında tutulan tüm insanlık için bir diriliş ve kurtuluş çağrısıdır. Bu çağrı vahyin insanlığı yeniden kucaklama ve bağrına basma davetidir. Bu davet; ruhun uyanış ve dirilişi, bedenin silkinip kendine gelişi ile insan harekete geç çağrısıdır. Bu inkâr ve tuğyan edenler için kıyamet, iman edenler için KIYAM çağrısıdır.